Blogumdaki resimlerin, yazıların iznim olmadan alınması, kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na aykırıdır. Suçtur !!!

3 Mart 2012 Cumartesi

BİR HİKAYE...


Önümde yürüyordu. Boyu biraz uzun, saçları koyu kahverengi ve biraz özensiz taranmıştı. Bir iki adım attıktan sonra yanına gittim. Öyle dalgındı ki beni görmedi. Ya da görmezlikten mi geldi bilemiyorum. Ben yine de ısrarlıydım; kendimi ona hatırlatacak ve bir merhaba diyecektim. Elinde bir poşet vardı.Poşeti sallaya sallaya yolun karşısına doğru geçti.Bende hemen arkasından karşıya doğru yürüdüm. Bu esnada onunla tam 5 yıl önce çarşının merkezinde buluşup birbirimize veda ettiğimiz an gözlerimin önünden saniye saniye geçiyordu.Birçok şey atlatmıştım ve o yıllarda hayat karşısında nasıl tavır takınılması gerektiğini öğrenmeye çalışan çaylak bir öğrenci gibiydim. Monoton bir o kadar da keyifli bir yaşamımız vardı oysa ki. Ben çarşıda beni bıraktığı yerde kalmış , hayallerini bir bir yitiren insanı oynuyordum. Hayatın çürümüşlüğünü düşüne düşüne yaşadım birkaç yıl. Çok şeyler atlatmış çok yerler görmüştüm. Annemin cesaretlendirmeleriyle çok şeyin üstesinden gelmekle beraber bir o kadar da cesur olmuştum.

İşte tam bu cesurluğun üstüne tekrar onunla karşı karşıya gelmek biraz cesaretimi kırmıştı.Beni tam 5 yıl öncesine götürmekle kalmayıp bir de  kendimi, bıraktığım yerde görmeme sebep olmuştu. Anlaşılan o ki ben onu sadece görmeyince rahatmışım ve cesaretliymişim. 

Yolun karşısına geçtiği an da beni fark etti. Gri mantosunun üzerinden sağ tarafa doğru başını hafifçe çevirdi. Belki de baştan beri beni fark etmişti; kim bilir?!
Adımlarım yavaşlaştı ve bende gözlerimi hiç ayırmayarak ona doğru baktım. Tıpkı 5 yıl önceki gün gibi gözlerinin taa içine bakmaya fırsat arıyordum. O an göz göze geldik.Hafifçe gülümsedi. Göz göze gelmiştik işte o an. Ağzımdan tek kelime çıkmadı.
Başını hafifçe yere doğru eğdi.Gözlerini gözlerime değdirdiğinde;

-Zeynep…! Çıkabildi ağzından.

Aslında o kadar çok şey demek lazımdı ki o an; ama pek bir şey diyemedim. Uzun uzun baktım. 5 yıl önceki yüzünün samimi havası hiç bozulmamıştı fakat biraz daha sertleşmişti. 

Kendimi toparlayarak ;

-Merhaba Samet, dedim. Nasılsın?

-İyiyim, seni görmeyi hiç beklemiyordum şaşkınım biraz, dedi..

Ben elimdeki eldivenleri çıkararak ;

-Bende, dedim.

Sanırım heyecanlanmıştım ve ellerim terliyordu. Aslında Samet heyecanladığımda ellerimin terlediğini bilirdi. Ben bunu da düşünerek daha da sıkıntı içine girmiştim.Bu durumdan hoşnutsuzdum ve bir an önce gitmeliydim.Tam veda etmek için hoşça kal diyecekken 

-Neler yapıyorsun, hayatın nasıl gidiyor, dedi.

-Mastır yaptım iş bakıyorum dedim.

Dudağında takdir eder bir gülümsemeyle bana baktı ve onun ne yaptığını sormayı akıl edemeyerek ;

-Hoşça kal Samet dedim.

Bunu beklemediği yüzünden belliydi ama gitmeliydim.

-Görüşmek üzere Zeynep diyerek simitçinin olduğu yöne doğru yürüdü.

Kendimi iyi hissetmiyordum. Yıllar önce olan bir hikayenin iki baş kahramanı, 5 sene önce ayrıldıkları bir ilkbahar gününde yine 5 sene sonra  karşılaşıyordu. 5 sene önceki fikirlerim hayallerim aklımdan bir bir geçerek kalbimin hüzün köşesinde toplanıyordu. Kendime gülerek; bunları unuttuğumu sanıyordum.Oysa ki hepsi Samet’i görene kadarmış .

Ellerimi mantomun ceplerine sokarak iki ağaçlı yollar arasında yürümeye başladım. İş başvurularımı düşünecek kafa kalmamıştı. Aklıma teyzem geldi ve adımlarımı sıklaştırarak durağa doğru yürümeye başladım. Düşüncelerse halen beynimde anılarımı deşiyor, önüme koyuyordu. Koskoca 5 sene geçmişti, unutmuştum fakat hayatıma da kimseyi alamamıştım. Hep bir yerle eksik kalmış ve öksüz bırakılmıştı. Durağa doğru giderken umutsuzca arkama baktım.Bir şeyler görmeyi umarak..

İşte tam o an Sametle tekrar göz göze geldik… İnanamıyordum tıpkı 5 sene önce karşıma aniden çıkıp beni mutlu ettiği gibi şimdi de öylece karşımda duruyordu. Şaşkınlığım yüzümden okunuyordu sanırım ki;

-Konuşalım Zeynep dedi…

Ben şaşkınlık içerisinde kalmıştım ve gözlerimin dolduğunu hissederek kendimi bırakmamak için sıkıyordum…. 

(Devamı gelecek…)




11 Şubat 2012 Cumartesi

Ve Selçuk Erdem :)



Facebookta çok takılan biri değildim ta kiii 3 ay gibi bir süre öncesine kadar :) Beni en mutlu eden de karikatür dergilerini takip etme imkanını sağlamış olması... Hoş ben bir den hiç hoşlanmadığımı sanıyordum ama takip ede ede resmen bağlandım. Bir tane daha okuyayım bir tane daha bir tane daha bir tane daaa...... :) derken başım ağrıyana kadar okuyorum bazen. Bir kaçını paylaşmak istedim :) Selçuk Erdem'in düşündürme tarzına bayıldım... Bazı çizimlerini anlamakta zorluk çektim. 
-şöyle mi demiştir
-şunu mu kastetmiştir falan filan diye diyeee okuyor insan :)


Öncelikle emeğe saygı diyelim ve Selçuk Erdem'in sitesine tıklayalım... tık tık

Geçelim karikatürlere ;

Nasıl bakarsan öyle görürsün pardon çizersin :)




Asıl şu karikatür beni yerle bir etti :) Ferhat ile Şirin'in günümüz uyarlaması :D


Ve son olsun :)


Daha bir çok çizimi var ...Bunlar birkaçı.. Karikatür okumak gerçekten zevkli.
Benim gibi ön yargısı olan iki çift göz sayfama ilişirse umarım yardımcı olmuşumdur :)

Sevgiler :)))


25 Aralık 2011 Pazar

Bizsizleşmek

Madem edebiyatta var bu blogta hemen size deneme yazıları sitesinde yayınlanan yazımı sunayım... :)


---------------------------------------------------------------------------------------------------------



Son makası attık hayallere. Bütünlüğü parçalarcasına kestik bağları. Darma duman ettik ortalığı. Varılacak bir çok kapıyı hiçbir zaman açılmayacak şekilde vurduk koca koca kilitlerle. Paslanmış kapılar ardında şimdi hayallerimiz. Küflü toz pembe bulutlarımızla, yamalı gök kuşağı renklerimizle, bir tutam ayrılığımızla noktaladık eskimeye yüz tutmuş aşkımızı.
Ve parçalanmış ruhlarımızda eriteceğiz bize dair her bir şeyi.
Ayağımızın altında ki güzellikleri çiğneyecek kadar gözümüz dönmüş, kanlı gözlerimizle etrafı seyre koyulmuş olan aşk kokan ilkbaharları eriteceğiz...
Akları salacağız en koyu karanlıklara, karaları bel bağlayacağız ayrılığın diyarlarına. Ağustos böceği miskinliğiyle salıvereceğiz herşeyi.Sana dair, bana dair, bize dair. Herşeyi!
O asil hülyalarımızın son ipini çektim bugün. Bırakıverdim en koyu karanlıklara. Gözyaşlarının havuzunda sellerle serpiştirdim önüne. Akıp giden sonu gelmeyecek yepyeni zamanlar verdim sana. Her bahar tekrar tekrar açacak zamanlar. Seni bende yok ederek beni sende imkansızlaştıracak zamanlar...
Ruhunu taşıyan bedenin esaretine kapılıp yap bildiklerini. Sıcaklığın doruğunda eriyen kum tanesi gibi vahasız çölde bırak paslı ruhunu.
Son cümlelerimde bıraktım sana dair öznelerimi. Sana ait olan herşeyi. Son durakta bıraktık aşkı. İki farklı yolcu iki ayrı istikamete yol alır aynı yollardan.
Ve git ayrılığın yanık kokusu duyulmadan...

...

Adım adımdı yaşamak
Her adımda sana susamak
köhneleşmiş bir tarih
Issız bir dünya
Sensizliği anlatmak
Kör bir inancın meyvesiydi aslında!

Leylâ ile Mecnûn ''Kalbin Şehrâyini''



"Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan! diyordu MevlânaHazretleri.Herkesin düşünemediği gibi herkesin yaşayamadığı gibi bir hayattan bahsediliyordu.
Birçok yaşam vardı aslında. Farklı kapıları ardına kadar açar, farklı yarınları içinde büyütür ve zamanı geldiğinde onu olması gerektiği gibi noktalar. Bazen de öyle nedensiz öyle pervasız oluverir ki her şey mümkün mertebe olana hamd etmek gerekir. Yarını bugünden farklı olarak, bugünden daha fütursuz olarak karşılayabilir insanoğlu. İçimizdekini daha da büyüterek, içimizdekine serzenişte bulunarak vuslatı bekler gibi karşılamaya hazırlanırız.
Nusret Özcan’ın ‘’Leylâ ve Mecnûn’’u da işte böyle.Herkesin Leylâ’sı herkesin Mecnûn’u elbet farklıdır.Fakat bu kitapta Leylâ ve Mecnûn herkesten, herkesinkinden başka!
Kitap konu itibariyle masumca sevmenin, gönlün en derininden sevmenin ne demek olduğunu öyle bir anlatmıştır ki; insan Mecnûn’a da Leylâ’ya da bir parça oluşturur içinden.Mecnûn’un kendinden geçmesi, Leylâ’nın yanıp tutuşması sizi de yakar ama bu vuslat karşısında insan madden buluşulmamasını pekte önemsemez aslında.Çünkü derinden bağlar o kadar kuvvetlidir ki; Leylâ Mecnûn, Mecnûn Leylâ olmuştur adeta.
Kays’ı Mecnûn yapan Leylâ, güzelliği ile nam salmıştır etrafa.Yazar Leylâ’yı gözünüzün önünde muntazam bir şekilde canlandırır.Leylâ’nın Mecnûn’a, Mecnûn’un Leylâ’ya olan doyumsuz aşkını anlatır.Diğer bir yandan Leylâ’dan geçip Mevla’ya uzanan aşkı  -gerçek aşkı- anlatarak var olmanın keyfini, var olmanın gerçek nedenlerini hissettirir.
Bu eseri okurken insanın yüreğinin burkulduğu anlar öyle çok olur ki! Bazen gözyaşları kendiliğinden akar mesela. Gözünüzün önünde sanki Mecnûn sanki Leylâ var da siz uzaktan izliyorsunuz onları. Görmeden, duymadan, dokunmadan Leylâ’nın hayaliyle dolaşmak, yıldızları Leylâ yapmak, semaya el açıp Mevlaya derdi için şükretmek, sabretmek işlenmiştir satırlara. Okurken ne sıkılırsınız ne de bunalırsınız. Ortak olursunuz dertlerine.
Bu dünyada olmayanı ebediyete taşımak amacıyla dualar yükselirken arşa içiniz acır, üzülürsünüz...Ama yinede Leylâ’nın Mecnûn’u Kabeye dönüp semaya el açar ve acısının arttırılması için feryatlar eder.Bilir Mecnûn buradaki ayrılığın geçici bir süreç olduğunu.
Önyargı ile yaklaşıp bilinen bir hikayeyi okumak pek sıcak gelmemiş olsada başlarda, yazarın kitabını elinize aldığınızda ne okuduğunuzu tam olarak anlayabiliyorsunuz.
Yazar sanki Leylâ sanki Mecnûn.
Yazar Leylâ ve Mecnûn’unu eserinde çok güzel tasvirlerle anlatmıştır. Yani birçok tasvir karşısında şaşırıp kalabiliyorsunuz. Bir solukta okuyup derin düşüncelere kendinizi bırakırken  işin özünü şöyle noktalarsınız;
‘’İş Leylâ değil! İş Mevla!’’
 Böyle bir sabır karşısında aşk beşeriden alınarak ebediyete uzanıyordu masumca. Kavuşmak diğer aleme kalıyordu ıztıraplarla.
Son olarak; ayrılıkları düğün gibiydi, ayrılıkları şen şakrak…
Leylâ’ydı bir mezar başında ağlayan, Mecnûn’du Leylâ’dan geçen…
‘’Bizler ayrılıktan bahsettik, Mecnûnsa vuslattan’’!!!